• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/groups/kirmizicember/
                                       BAĞIŞBAĞIŞ
        
    
Mary Magdalene Hikayesi
Bu bir “evvel zaman içinde” hikayesidir, bundan uzak, çok uzak bir ülkede… Çok uzun zaman önce, kimilerinin “fii tarihinde” dedikleri günlerde…

Şimdi benimle birlikte derin bir nefes alın, kendi içinize iyice yerleşin ve rahat olun. Bugün kalbim bu hikayeyi sizinle paylaşmayı gerçekten çok istiyor.

Tobias’ın size daha önce Mary Magdalene’nin “evvel zaman içinde” öyküsünü anlattığını biliyorum, ama benimki Mary Magdalene’nin farklı bir hikayesi. Benim hikayem Ruhumun yaşadığı ve paylaşmayı seçtiği en derinlerimdeki özümden geliyor.

İsrail denen ülkede, Magdala şehrinde doğmuş Mary adında küçük bir kız vardı. Babası Galilee Denizinde bir balıkçı filosuna sahipti. O zamanlar Galilee büyükçe bir denizdi. Bu temiz suda çok narin ve son derece lezzetli kabul edilen küçücük balıklar yaşardı, ki hala da yaşarlar. Bu balıklara rağbet oldukça fazlaydı.

Bölgeyi Romalılar yönetiyordu ve Romalıların servetleri vardı ve bu lezzetli şeyler için para ödemeye istekliydiler. Mary’nin babasının geliri gayet iyiydi. Rahatlık içinde yaşıyorlardı. Mary’nin çalışmasına ihtiyaç yoktu ve o zamanlar için sıradışı olsa da okuma yazma eğitimi almıştı. Hayatları son derece konforluydu.

Zaman geçtikçe, bütün Yahudilerin standart Kafa Vergisi ödemeleri gereken bir zaman geldi. Mary’nin ailesi, dinlerine bağlı, inançlarının gereklerini yerine getiren bir Yahudi aileydi. Ve nihayet Kudüs’e gidip bazı dinsel gereklilikleri yerine getirecekleri ve bu Kafa Vergisini ödeyecekleri gün geldi. Üstelik ödenecek verginin miktarını ispatlamak için bütün aile birlikte gitmek zorundaydı. 

Oldukça zengin bir aile olduklarından ve konfor onlar için çok önemli olduğundan, aşçıları, çocukların bakıcıları gibi yardımcıları olmaksızın yola çıkmak istemediler. Bu bir sürü çadır ve hayvan demekti. Bu Kudüs’e gitmek için yapılacak bir dolu eğlenceli iş demekti. Magdala Kudüs’ten çok uzak olduğu için yapacakları şey o zaman için çok büyük bir yolculuk haline gelmişti.  

Mary Kudüs’ü ziyeret edeceği için çok heyecanlıydı. Sonunda yola çıktılar. Yolculukları boyunca döneme göre son derece konforlu kamplar yaptılar. Hatta pek çokları bunları lüks kamp hayatı diye bile nitelendirebilirdi.

Kudüs’ten eve dönüş yolunda, tıpkı yolculuk boyunca hep olduğu gibi, Mary’nin yatağı toprağın üzerine seriliydi ve bir gece orada uzanırken bir şey hissetti. Sanki bir şey battaniyesinin ve diğer bütün örtülerin altından onu dürtüyordu. “Bu herhalde bir kayadır, bütün herşeyi kaldırırsam onu da bulurum” diye düşündü. Ne var ki çok şaşıracaktı. Çünkü toprağı eşelediğinde kaya yerine, güzel bir kadının, aslında o ana kadar gördüğü en güzel kadının, küçük bir heykelini buldu. Kalbi neşeyle şarkı söylemeye başladı. “Ne kadar muhteşem bir heykel!”

Eğer Yahudi geleneğini biraz biliyorsanız, onların heykelleri olmadığını çünkü bunların şeytanın işi kabul edildiğini de bilirsiniz. Heykelcilik Romalıların işiydi. Sahte tanrıların, idollerin, putların heykelleri olurdu. Yahudiler için yasaklanmıştı. Ama Mary bu güzel heykelin yüzüne baktığı anda büyülenmişti. “Ne müthiş bir güzellik!” Romalıların Tanrıçalarından birisi olmalıydı ama o kadar da güzeldi ki..

Heykeli en azından o gece için yanında tutmaya karar verdi. Onunla birlikte uyudu, konuştu, küçük bir kızın bütün hayalperestliği ile ona hikayeler anlattı. “Bu yeni arkadaşa sahip olmak çok eğlenceli. Ama yarın onu babama vereceğim, çünkü bunun dinimize aykırı olduğunu biliyorum.”

Ama bir sorun vardı. Kalbi bu heykelin yanındayken neşeyle çarpıyor, adeta şarkılar söylüyordu. Üstelik kafası “Kuralları biliyorum” dese de.. Ve bazen küçük bir kız kurallardan çok neşeyle çarpan kalbi tarafından yönlendirilirdi.

Böylece, dadısı ve hizmetçisi bulmasın diye heykeli eşyalarının arasında saklayarak günler geçirdi. Eğer bulsalardı onu babasına vereceklerini, babasının da heykeli parçalayacağını biliyordu. Bunun olmasına gönlü razı olmuyordu.

Kısa zamanda arkadaşıyla, yeni arkadaşıyla sürekli konuştuğunu fark etti. O kadar eğlenceliydi ki! Arkadaşıyla, o çok özel bir arkadaşıyla konuşmak, ona sırlarını, başka kimsenin duymasını istemediği şeyleri anlatmak… Ve sonunda arkadaşının da onunla konuşmakta olduğunu fark etti. Bu çok şaşırtıcı ama çok da harikaydı! Mary onun sesini duyabiliyordu. Arkadaşı Mary’le konuştu, Mary arkadaşıyla konuştu. Herşey harikaydı! Hayat gerçekten çok güzeldi.

Ancak zamanla ailesi Mary’nin fazlaca kendi kendine konuşur gibi göründüğünü fark ettti. Babası dehşete düşmüştü. “Bu köyde yayılmamalı. Mary’nin kendi kendine konuştuğunu ve sesler duyduğunu kimse bilmemeli. Eğer bir duyulursa ona asla bir koca bulamayız” dedi.

Böylece onu uzak bir şehirde yaşayan ve insanın içine girmiş iblisleri kovabildiğini duydukları bir Haham’a götürdüler. Sesler duyduğuna göre iblisler tarafından ele geçirilmiş olmalıydı. “Düzeltilmesi gerek. Ne yapman gerekiyorsa yap” diye haykırdı babası. Bunun üzerine Haham ritüelini gerçekleştirdi ve Mary’yi evine gönderdi. Ama Mary hala sesler duyup onlarla konuşuyordu.

Baba kararını verdi:”Başkaları bunu duymadan önce bir şeyler yapsak iyi olacak. Ben diyorum ki dışarı haber salayım. Mary’ye hemen bir koca bulalım. Biraz genç ama olsun. Yeteri kadar büyük. Onun için iyi bir çeyiz de verebilirim. Bizim için iyi bir damat bulabilirim. Balıkçı teknelerim sayesinde bütün bu servete sahibim. Damadı da balıkçılık işine sokarım. Damat adayları için bu yeteri kadar cazip olacaktır.”    

Zavallı Mary’le evlenecek birini bulma konusunda hiç güçlük çekmediler. Şansına, daha ilk gün kabul edilebilir bir talip çıkageldi. Genç adam Mary’nin kendi kendine konuştuğunu ve sesler duyduğunu fark etmedi. Ama sonunda tabii ki farkına vardı.

Mary bir kız çocuğu doğurdu, tapar gibi sevdiği küçük bir kız çocuğu. Kızını yeni bir sevme becerisi ile, kadın heykeline duyduğu sevgi sayesinde kendisine izin verdiği ve keşfettiği yeni bir sevme becerisi ile seviyordu. Sesler ve konuşmalar daha da belirgin hale gelmişti. Hatta şimdi köydekilerin bile haberi vardı. Köylülerin kendi aralarındaki konuşmalarında adı hep “Zavallı Mary” diye geçiyordu.

Çok ama çok iyi, yumuşak ve sevgi dolu olduğunu bildikleri Mary’yi gerçekten çok seven erkek kardeşleri, tam bu sıralarda, o bölgeye gelen bir adamdan bahsedildiğini duydular. İnsanları iyileştirmekle ünlenen bu adamın adı Vaftizci John’du. John hep bir nehirde ya da derede yaşıyor gibi görünüyordu ve insanlara da “Sizi vaftiz etmeli ve günahlarınızdan arındırmalıyım” diyordu.

“Bu dediklerinin manası kimbilir ne, ama belki John Mary’yi bu seslere sebep olan günahlarından kurtarmayı başarabilir. Mary’yi Vaftizci John’u görmeye götürelim, çocuğu da evde kocası ve babamızla bırakırız” dedi erkek kardeşleri.

Bildiğiniz gibi, o günlerde, zamanın gelenekleri yüzünden bütün aile birlikte yaşardı. Mary, sonunda iyileşeceği için erkek kardeşleriyle birlikte seve seve gitti.

Vardıklarında orada en az 1000 kişinin toplanmış olduğunu şaşkınlıkla gördüler. İşte bunu beklemiyorlardı. Çabucak Haham’ı göreceklerini, ondan sonra da hemen geri döneceklerini sanmışlardı. Ama böyle olmadı tabii.

Bu yüzden kamplarını kurdular ve sıralarını beklemeye başladılar. Onlar sıralarını beklerken yeni bir grup geldi. Bu grup beklerken Hahamları da bir söylev veriyordu. Ve onun sesini duyan Mary biraz daha yakınına sokulup daha iyi dinlemesi gerektiğini biliyordu. Söyledikleri büyüleyiciydi ve sesi, sesinin tınısı Mary’yi kendi özünün derinliklerinden çağırıyordu. Bu Haham’ın adı Yeshua idi. O da vaftiz edilmek için gelmişti.  

Her biri kendisi için uygun olan zamanda vaftiz edildi. Ama Yeshua, Mary’nin kalbinin çarpmasına neden olan pek çok şeyi anlatmaya ve öğretmeye devam etti. Mary’nin duyduğu seslerin şeytani olmadıklarını, onların şeytanın işareti değil ama Yeshua’nın kendi içinde de duyduğu mucizevi bir gerçek olduğunu biliyordu.

Zamanla Yeshua’nın oradan ayrılması ve kendi yoluna gitmesi önemli hale geldi. Ve dedi ki: “Bir gün yeniden bu bölgeye geleceğim. İkinci kez geldiğimde, eğer beni izlemeyi seçiyorsan, bunu bileceksin.”

Mary erkek kardeşleriyle birlikte eve döndü ama bu genç Haham’ı ve onun öğretilerini düşünmeden duramıyordu. Ruhuna dokunulmuştu, onun sözleri Mary’nin kendi derinliklerinde duyduğu sözlerdi.

Gerçekten de, bir zaman sonra, Yeshua geri geldi. Mary’nin yaşadığı Magdala kentine geldi ve ilan etti: “Ben buradayım, zaman şimdidir.”

Mary babasına, kocasına, ailesine dedi ki: “Yeshua ile gitmek zorundayım. Onunla birlikte çalışmak zorundayım. O kadar muhteşem şeyler öğretiyor ki, gitmeliyim.” Ve ailesini şoke ederek gerçekten de gitti.

Yeshua havarilerini çağırdı ve şehirden şehire dolaştılar. Mary de onlarla yolculuk ediyor, dinliyor ve öğreniyordu. Ama bütün o süre boyunca, Yeshua havarilerine konuşurken Mary kelimelerin ötesini duyuyordu. Onun kalbinin söylediklerini, ruhunun şarkısını duyuyordu. Mary, Yeshua’nın sözlerini kendi kalbinde duyuyordu. Kendi içinde mutlulukla “evet, evet..” diyordu.

Zamanı geldiğinde, Yeshua: “Artık işimizin bu kısmı bitti. Evinize gitmenizi ve ailelerinize veda etmenizi istiyorum. Eğer yolun devamında da benimle gelmek istiyorsanız ailenize veda etmelisiniz. İşimizin geri kalanı için Kudüs’e gidiyoruz.“

Mary kızını, ailesini görmek, onlara bu muhteşem öğretiyi anlatmak, onlara katılmakta olan binlerce insandan söz etmek için eve geri döndü. Bütün bunların bir parçası olabilmek ne büyük bir lütuftu! Ancak eve geri döndüğünde kapıların ona açılmadığını, o evin ona yasaklanmış olduğunu görünce şaşırdı, dehşete düştü. Bütün kapılar kilitliydi. Onlara bağırıp durdu: “Benim! Benim Mary, kızın, karın, annen! Ve geri döndüm, içeri girmeme izin verin.”

En sonunda hizmetçilerden biri geldi. “Babanız derhal gitmenizi söylüyor. Bir daha da buraya gelmeyin. Çocuğunuzu bir daha asla görmeyeceksiniz. Çünkü Yahudi bilgeliğine göre kocası olmayan erkeklerle yolculuk eden bir kadın fahişedir. Bugünden itibaren bir fahişe olarak bilineceksiniz. Çocuğunuzu bir daha asla görmeyeceksiniz” dedi.

Mary’nin bu duyduklarına inanması biraz zamanını aldı. “Bu açıklama gerçek olamaz, olamaz. Babam beni sever. Kalbi bana karşı yumuşayacaktır, biliyorum, yumuşayacak” diye durmadan kendi kendine tekrar etti. Günler boyunca orada dolandı. Ama kimse ona kapıları açmadı.

Sonunda, büyük bir ümitsizlik içinde Yeshua ve Havarileri bulmak üzere oradan ayrıldı. Yeshua’nın yapacağına söz verdiği işin geri kalanını tamamlamak için Kudüs’e yapılacak olan yolculuğu bitirmenin zamanı gelmişti. Mary ona çocuğunu görememenin kederini anlattı. Acı içinde babasının sözlerini tekrarladı.

Yeshua Mary’nin kalbinin içini, ruhunu görüyor ve öğretilerine, çalışmasına kattığı değeri, öğretilerine olan sevgisindeki tutkunun saflığını ve onu izlemek için ödemek zorunda kaldığı bedeli biliyordu. Mary için, öğretilerini takip eden diğerleri için, Yeshua’nın içi daha önce hiç olmadığı gibi şefkatle doldu. Bu, ona hayatının geri kalanı boyunca hizmet edecek olan şefkatti.  

Böylece öğretilerine ve yolculuğuna devam etti ve hikaye yavaş yavaş ilerledi. Kudüs’e gittiler ve Yeshua’nın söz verdiği şeyleri gerçekleştirdiler. Mary her seferinde onun kalbinin öğretilerinin hepsini anlıyordu. Havariler kelimeleri işitiyorlardı; Mary ise tüm öğretiyi kalbiyle anlıyordu.

Sonun gerçekleştirilme zamanı geldiğinde Mary’ye döndü ve dedi ki: “Ölüm alanı tamamlandığında çağıracağım kişi sensin, gelmen için, geri dönüşümün duyurusunu yapman için seni çağıracağım.”

Ve böylece bir gün, birdenbire, onun sesini duydu: “Mary, zamanı geldi. Gel, Gel Mary.” Nöbetçilerin yanından koşarak geçti, Yeshua’nın gömüldüğü yere vardı ve hikayede dendiği gibi, o gitmişti. Çok geçmeden Mary onu fark etti: “Yeshua burada. O burada. Onu görüyorum. Onu hissediyorum. O burada.”

Ve sonra, daha önce yapacağına söz vermiş olduğu gibi, diğerlerini getirmeye gitti. “Gelin, bakın, o burada, o burada, gerçekten gitmedi. Sizinle konuşmak istiyor, gelin.” Havariler onu hemen görmediler, ama Mary’nin onlarla paylaştığı sevgi ve coşku onların da Yeshua’nın farkına varmalarını sağladı. “Evet, evet, öğretilerinin geri kalanını tamamlamak için geri geldi.”

Yeshua’dan sonra uzun süre Mary, havarilerin anladıklarını düşündükleri ama hiç anlamadıkları noktaları onlara anlatmaya çalıştı. Kıskançlıkları en az Yeshua yaşarken olduğu kadar barizdi, onlara göre Mary Yeshua’nın gözdesiydi ve ona kendilerine söylemediği şeyleri söylemişti. Bu da hepsini çok kıskandırıyordu. Unutmayın, insanlar bir sürü korku oyununu nasıl oynayacaklarını çok iyi bilirler, Yeshua’nın takipçileri bile kıskançlık oyununu biliyorlardı.

Böylece zamanla, Mary’nin kendisine söylenenlerin geri kalanını yapmasının ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı. Yeshua’nın annesini Kudüs’ten uzağa götürmeye söz vermişti. O da tıpkı diğer havariler gibi yok edilmek amacıyla otorite tarafından takip edilip aranacaktı. Hepsi Eski Öğretiler’in liderleri için birer tehditti. 

Ve böylece çok zengin olan Yeshua’nın amcası, Armathea’lı James, Mary Magdalene’le Meryem’i İngiltere’ye götürdü. Orada biraz toprak aldılar, yeni bir yuvaya ve hayata kavuştular. Orada İsrail’deki dini öğretilere tehdit olarak görülmeden yaşayabilirlerdi.

Bir zaman sonra Meryem öldü. Mary Magdalene Güney Fransa’ya gitmeyi ve bir yandan öğretilerine devam ederken kalan günlerini orada geçirmeyi seçti. Onu dinlemeye gelenler korku içinde oldukları için öğretmenliğini gizli saklı biçimde yapması gerektiğini görebiliyordu. Dışarı çıkıp dolaşmadı, vaaz vermedi. Sadece ona gelen ve kalplerini açanlarla çalıştı. Bir süre sonra da öldü.

Mary’nin kızı büyüyüp, geleneksel bir Yahudi kadını olmuştu. Ancak, dadısı ölmeden önce ona Mary’nin babasından, kocasından saklayıp biriktirdiği bir dolu mektup verdi. Dedi ki: “Bunlar annenden. Annen düzenli olarak yazardı. Hiç kimse senin bunlara sahip olmana izin vermeyecekti ama ben onları sakladım.” 

Kızı mektupları okuyup gerçekleri keşfetmeye çalıştı: “Benim annem kimdi? Uzaklara giden bu kadın mı?” Ve mektuplar Yeshua’nın o tutku dolu öğretileriyle, Mary’nin tüm öğrendikleriyle doluydu. Keşfettiği herşeyi kızıyla paylaşmak istemişti.

Böylece kızı mektupları ardı ardına okudukça Mary’i bulmak için Fransa'ya gitmesi gerektiğine karar verdi. Onunla buluşmalı, onu görmeliydi. Ancak büyük bir üzüntüyle annesinin ölmüş olduğunu öğrendi.

Ve böylece, onun yaşayan, sevgi dolu anısına, kalbini, tutkusunu izlemeye cesaret eden bu kadına bir hediye olarak, kızı bir anıt diktirdi ve onu Mary Magdalene’nin gerçeğinin sahiplerine adadı.

Daha Yeshua söylemeden sözlerini bilen Mary şefkatin nefesi haline gelmişti.

Bu hikayeyi hala pek çok insanı korkutan bu kadının yolculuğuna yeni bir ışık tutmak için paylaştım. İnsanları korkutuyor çünkü kadınlar için biçilen tipik rolde kalmadı. Ve bugün bile insanların cesaretini, şefkatini ve kendi Ruhlarına olan aşklarını uyandırıyor.

 

Çeviren: Deniz Sertbarut

 

http://www.compassionatebreath.net/ sitesinden alınmıştır.

Paylaş |                       Arşiv      3449 kez okundu