BAĞIŞ
.jpg)
KIRMIZIÇEMBER MATERYALLERİ
Büyük Ve DİZİSİ ŞAUD 8
Geoffrey Hoppe tarafından yapılan, ADAMUS SAINT-GERMAIN Kanallığı
2 Mayıs 2026 tarihinde, Kırmızı Çember'e sunulmuştur.
ÖNEMLİ NOT: Hayatınızın ve yarattıklarınızın tüm sorumluluğunu üstlenmediğiniz sürece bu bilgiler muhtemelen sizin için değildir.
Kimliğin Ötesinde – Ben'im
ADAMUS: Selamlar, sevgili Shambra. Selamlar. Ben Ben’im.
Bu Shoud’a başlarken, enerjileri genişletirken ve açılmaya devam ederken birlikte güzel derin bir nefes alalım. Güzel derin bir nefes.
Bir an için “mevcudiyetimiz”de olalım. “Mevcudiyetimiz”de.
Bunun anlamı nedir? Çok basit: “Ben buradayım. Ben buradayım” demektir. Çok fazla düşünmenize gerek yoktur. Fazla kelimeye ihtiyaç yoktur. Basitçe, “Ben buradayım” demektir. Ve bunu yaptığınızda, aniden öyle olursunuz. Ama fazla düşünmeye başlarsanız, aniden öyle olmamaya başlarsınız. Ama eğer sadece basitçe “Ben buradayım” derseniz, bunda büyük bir güzellik vardır.
Kimliğe gerek yoktur. Hayır, hiçbir kimliğe gerek yoktur. Birisi, kimliğinin -her ne neyse- olması gerektiğini düşünebilir ama öyle değildir. Olmaması neredeyse daha iyidir. Çünkü bugün bahsedeceğimiz gibi, kimlik güzel bir şeydir ama artık ilerleme zamanı geldi. Genişleme zamanı, birçok şeyi bırakma zamanı. Yıllar boyunca birçok şeyi bıraktık ama bu, bırakmanın bir sonraki aşamasıdır.
“Ben buradayım” ifadesinin hiçbir kimliğe ihtiyacı yoktur. Sadece burada olmanız yeterlidir.
İşte bu “Ben Varım”dır. “Ben Varım”ın hiçbir kimliğe ihtiyacı yoktur. “Ben Adamus olarak varım”, “Ben Linda olarak varım”, “Ben herhangi bir şey olarak varım” gibi şeylere gerek yoktur. Sadece “Ben Varım”dır.
Bir dakikanızı ayırın. Bunu yapın. Derin ve güzel bir nefes alın. Kimliğe gerek yoktur. “Ben Varım”ı hissedin.
“Ne olarak varım?” diye sorabilirsiniz. Ama bunun bir önemi yok. “Ben varım.”
Ve işte o zaman, o tamlığı, gerçeği, o ihtişamı hissetmeye başlarsınız.
“Ben varım.” Hepsi bu. “Ben, Jean olarak varım” değil. Sadece “Ben varım.”
Bunu bir an için hissedin. Düşünmeyin. Hemen düşünmeye başlıyorsunuz. O, sizin otomatik olarak başvurduğunuz bir varsayılan tepki olan düşünme hali midir? Hayır. O, “Ben varım”ı hissetmektir.
Ve sonra her şey sessizce, incelikle, uyumlu bir şekilde güzelce bir araya gelir. Oh, işte tüm teknik sorunlar burada kendiliğinden çözülür. İşte burada hayat aniden bir savaş değil, bir akış gibi görünür, hissedilir ve yaşanır. “Ben Varım.” Bir kimliğe gerek yok.
Kimlik bir şekilde, her şeye yerleşiktir. Yakın zamanda bir Shoud’da da bahsettiğimiz gibi, bir kimliğin yaratılmasına, inşa edilmesine, sabitlenmesine gerek yoktur. Kimlik her zaman oradadır ama sabit değildir. İnşa edilmiş ve asla değişmeyecek bir şey değildir. Her zaman değişir ve bu, yaratıcı olmanın, gerçek bir yaratıcı olmanın güzelliğidir.
Yaratım
Son Shoud’umuzda Allatone’dan bahsetmiştik. Az önce “Allatone, ben yaratırım” adlı klibi izledik. Bu, Tobias’ın yıllar önce söylediği bir şeydi: “Ben yaratırım.” Ve bunu yaptığınızda; tanımlamadan, zorlamadan, açıkça yarattığınızda, bu aslında sadece izin vermekle ilgilidir.
Yaratım sınırsız olduğunda – bir tanıma, belirli bir zaman dilimine ya da belirli bir sonuca bağlı olmadığında – işte o zaman gerçek bir yaratımdır. İşte o, Tanrı’nın yaratımıdır, Ruh’un yaratımıdır.
İnsani yaratım ise oldukça farklı bir şeydir. Genellikle bir çaba gerektirir. Bir şey üzerinde çalışırsınız. Genellikle bir zaman çizelgesi içerir ve belirli bir istenen sonuca sahiptir. Ama bu aslında gerçek yaratım değildir. Belki yaratıcılıktır ama gerçek yaratım değildir.
Yaratıcılık, zaten var olan unsurları alıp onlarla oynamak, farklı şeyler yapmak, onlardan farklı şeyler yaratma yeteneğidir. Çalışabileceğiniz birçok enerji unsuru vardır ve bu sadece onları farklı şekillerde yeniden düzenlemektir. Ama aslında, çoğunlukla, gerçekte yeni bir şey yoktur. Sadece mevcut unsurların yeniden düzenlenmesidir. Daha önce bir araya getirmediğiniz veya deneyimlemediğiniz için yeni görünebilir ama mevcut unsurlardan oluşur.
Gerçek yaratımın daha derin seviyelerine girdiğimizde, o zaman gerçekten yeni olur. Kesinlikle yenidir. O kadar yenidir ki, sadece potansiyel alanınızda olan bir şey olmanın ötesine geçebilir.
Geçen ay Allatone'dan bahsetmiştik – “Ben yaratırım, ben yaratırım” – ve tüm ay boyunca Shaumbra'yı izleyerek bu kavramla ne yaptıklarını gördüm. Ve çoğunlukla pek de iyi bir iş çıkarmadılar. Hayır, pek yüksek notlar almadılar ama zten ben bunu en başından beri biliyordum. Neredeyse bu bir tuzaktı, kasıtlı bir tuzak; Allatone hakkında konuşacaktık ve bir heyecan vardı, “Ah, yaratacağım! Hayatımda tüm o muhteşem şeyleri yaratacağım”diyordunuz. Sonra Shoud’u izledikten sonra yada o ay içinde bir ara bunu gerçekten yapmaya başladığınızda – “Allatone, yaratıyorum” – sizi takdir edeceğim.
Bu sefer, yaratımlarda normalde olduğu gibi bir zorlama olmadığını söyleyeceğim. Zihin-düşünce yaratımları yaparken – büyük bir yeni evi, doğru partneri, çok parayı, sağlığı ya da bunun gibi şeyleri hayal etmeye çalışırken – her zaman bir zorlama vardır ve bu bir yaratım değildir. Bu aslında yaratıcı bile değildir. Kesinlikle saf, gerçek yaratım değildir.
Yani, çoğunlukla o unsur yoktu. Bazılarınız biraz zorladı, ama hâlâ tanım vardı. İster çok farkında olunsun, ister çok belirsiz olsun, yine de istenen bir sonuç vardı. Çok fazla “Bolluğu yaratıyorum” diyenler vardı. Çok fazla (kıkırdıyor). “Hayatımda yeni bir eş yaratıyorum.” Bundan da epey vardı. “Sağlıklı bir beden yaratıyorum.” Hele bundan çok fazla vardı, çünkü şu anda bir sürü biyolojik sorun yaşadığınızı biliyorum. Sinir sisteminiz çöküyor ve çok fazla ağrı ve sızı hissediyorsunuz, bu yüzden “Sağlıklı bir beden yaratıyorum.” çoktu. Ama işte bir şeylerin ters gittiği nokta buydu. Çünkü gerçek yaratımda mesele, "Belirli bir sonuca ulaşmak istiyorum” demek değildir.
İnsan tüm bu şeyleri gerçekten isteyebilir, arzulayabilir ve bu yönde adımlar atmaya çalışabilir. Tıpkı sağlıklı, dinç ve ağrısız bir bedene sahip olmak istemek gibi, şu anda bunu gerçekleştirmek için çeşitli şeyler yapıyorsunuz. Bu takviye almak olabilir ki sizler genellikle aşırı takviye almaya eğilimlisiniz. Yada sadece bedeninize daha fazla özen göstermek, bedeninizi beslemek ve onurlandırmak olabilir. Bunları yapmak için çok daha fazla istek vardı ama gerçek yaratımda bunların hiçbirisi yoktur. Bir tanım yoktur.
O sadece “Ben varım. Dolayısıyla, ben yaratırım”ı kabul etmektir. Hepsi bu. Bir tanım yoktur. “Bu şekilde hareket etmeliyiz” ya da “Şu şekilde hareket etmeliyiz” gibi bir şey söylemek yoktur. Gerçek yaratım basitçe şudur: “Ben varım. Ben yaratırım.” Çünkü özünüzde, bilincinizde, enerjinizle siz bir Yaratıcısınız.
Ama o sadece bir kimlik yaratmak, inşa etmek ve mükemmelleştirmek için orada değildir. Hiç de değil. Hiç de değil. Gerçek yaratım, “Ben yaratırım” demek ve sonra, Yaratıcı olarak, yaratıma dalmak ve ne yarattığını görmektir. Güzelliği, ihtişamı, hatta bazen uyumsuzluğu görmektir. Çünkü nihayetinde o uyumsuzluk sayesinde, enerjinin aslında nasıl aktığını daha iyi anlarsınız ve o uyumludur. Gerçek yaratım, önceden tanımlamadan, ne olması gerektiğini söylemeden gerçekleşir.
Evet, geçen ay bunu size bilerek söyledim, böylece bunu deneyimleyebilecektiniz. Çoğunlukla, tekrar ediyorum, onu zorlamadınız. Ona izin verdiniz. Şeylerin size gelmesine izin verdiniz. Ama yine de, biraz sapma yaşadığımız nokta, onun tanımlanması gerektiği yönündeki söylemdi. Ve bunu kelimelerle ifade etmemiş olsanız bile, zihninizde altta yatan o arzu vardı. Sadece “Ben yaratırım” demiş olsanız bile, içinizde “Daha sağlıklı bir beden yaratırım”, “Daha fazla bolluk yaratırım” ya da her neyse, bu gibi şeyler vardı. Kimseyi suçlamaya çalışmıyorum ama şunu söylüyorum: bunu deneyimlemenizi istedim, çünkü bunu yaptığınızda, sadece gerçek “Ben yaratırım” olduğunda, her şeye açık olursunuz.
Onu tanımlamaya çalıştığınızda, aniden gerçek yaratımdan belki yaratıcılığa dönüşür ama çoğunuzun fark ettiği gibi, ne oldu, sönük kaldı. Sönük kaldı. “Ben yaratırım”dı, ama altında yatan düşünce “Bolluk yaratırım”dı ve sonra hiçbir şey olmadı. İlle de iyi hissettirmedi. O genişleme ve açıklık hissi yoktu. Sonra onu sorgulamaya başladınız, şüphe etmeye başladınız ve hepsinin sadece büyük bir teori olduğunu, pratik düzeyde gerçekten işe yaramadığını düşünmeye başladınız. Ama yine de başa dönüp basit bir “Ben varım. Ben yaratırım” ifadesini tekrar ele alalım.
Şimdi, arka planda biraz müzik eşliğinde bunu birlikte yapalım.
“Ben Yaratırım”ı Deneyimlemek
Hadi yapalım. (müzik başlar) Bir an için kendinizi bir Yaratıcı olarak kabul edin; tanımlamadan, şekillendirmeye ya da zorlamaya gerek duymadan çünkü göreceksiniz ki gerçek yaratım, kendinizin o kadar doğal, samimi ve vazgeçilmez bir parçasıdır ki, bunların hiç birine gerek yoktur.
İnsan hâlâ kontrol etmesi gerektiğini, “Şey, enerjinin şunu ya da bunu yapması gerekiyor” demesi gerektiğini düşünür.
Hiç de değil, çünkü gerçek Üstat, zaten bildiğinin farkındadır. Şu anda insanın asla, asla bilemeyeceği kadar çok daha büyük bir ölçekte zaten biliyordur.
Öyleyse, derin bir nefes alalım, “Ben Varım. Allatone. Ben yaratırım… ne olursa olsun.
“Ben Varım. Ben yaratırım.”
Bunu daha iyi yapabilmenize yardım etmeleri için melekleri çağırmıyorsunuz. Benden ya da muhtemelen Kuthumi'den onay beklemiyorsunuz, “Oh, bunu gerçekten iyi yaptın”gibi. Hayır, hiçbirini yapmıyorsunuz.
Sonuçların – şak! – öylece tezahür etmesini beklemiyorsunuz. Oh, insan bunu isterdi ama hayır, bu sadece, “Ben Varım. Ben yaratırım”dır.
Bu, zorlamanıza gerek olmayan, içinizdeki doğal bir duruma geri dönmektir.
Yaratıcı olarak, doğal varlığınıza geri dönmektir.
“Diğerleriyle birlikte yaratıyorum” değildir. Hayır, o çok egemendir. “Ben yaratırım.”
Muhtemelen yapabileceğiniz en büyük dönüşümlerden biridir. Ve bu, kendinize, ruhunuza, geçmiş yaşamlarınıza, şu anki kimliğinize çok büyük bir mesaj gönderir.
Bu, “Ben bir yaratıcıyım. Yaratıcı olmak isteyen biri değilim, çıraklık yapan bir yaratıcı da değilim, gerçek bir yaratıcıyım” şeklinde devasa bir sinyal yayar.
Ve bu, bilinç ve enerji üzerinde, alanlardaki akışlar ve kalıplar üzerinde çok dinamik bir etki yaratır. Ama tüm bunlara girmeye bile gerek yok çünkü bunlar bir nevi gürültü sayılır. Hayır, durum basitçe “Ben varım. Ben yaratırım” dır.
Ve ne kadar basit olsa da, aynı zamanda çok zordur çünkü siz onu tanımlamak istersiniz, yada kimliğiniz onu tanımlamak ister. Şöyle der: “Peki, yapılması gereken şey şu. Bu alanda biraz zayıfım. Şu alanda tükenmiş durumdayım. Bu alanda yardıma ihtiyacım var.” Hiçbirisi. Buna son verin.
“Ben varım. Ben yaratırım.”
Evet, geçen ay ödevler pek iyi değildi. Pek iyi değildi ama tekrar söylüyorum, bu benim tarafımdan bilerek yapılan bir şeydi.
(müzik biter)
Gerçekten Allatone ile başlamanın nasıl bir şey olduğunu hissetmenizi ve sönük kaldığında, hiçbir şey olmadığında bunun nasıl bir şey olduğunu hissetmenizi istedim. Bazılarınızda bazı şeyler oldu. Evet, bunu kabul ediyorum. Ama çoğunlukla, sadece sönük kaldı ve siz de “Peki, tekrar deneyeceğim. Belki Adamus gelir ve bizimle biraz daha çalışır” dediniz. Bu yüzden şu anda buradayız.
“Allatone. Ben yaratırım” dersiniz. Ardından derin bir nefes alarak günlük yaşamınıza devam edersiniz. Ona odaklanmaz, üzerinde durmaz, doğru mu yanlış mı yaptığınızı merak etmezsiniz. Onu doğru ya da yanlış yapamazsınız, ancak temelde ona sırtınızı dönüp gerçekte nelerin olup bittiğini anlamayabilir ya da deneyimleyemeye bilirsiniz.
Yani, “Allatone. Ben yaratırım” deyin – phew! – ve günlük hayatınıza devam edin.
Kimlik
Bugün kimlik hakkında konuşacağız ve bu konuya biraz derinlemesine gireceğiz. Sanırım günümüzün terimiyle, onu ayrıntılı olarak ele alacağız ya da gerçekten inceleyeceğiz. Ama buna başlamadan önce, “kimlik” kelimesinin kendisine bir göz atalım.
Kimlik. Kökeni Latince'dir ve Latince'de temel olarak “Aynı” anlamına gelir. A-Y-N-I. Aynı. “Aynı. Aynı.” Ve insan olarak kimliklerde de olan şey budur. Genellikle aynı olma eğilimindedirler. Bir kimlik üzerinde çalışmaya, yaratmaya, şekillendirmeye başlarsınız ve bu, geçmiş yaşamınızda sahip olduğunuz kimlikle hemen hemen aynıdır. Farklı bir dönem, belki farklı bir biyolojik beden ama hemen hemen aynıdır. Kimlikle ilgili arzular biraz değişir, ama hemen hemen aynıdır.
Her şey, Tobias’ın “Meleklerin Yolculuğu”nda bahsettiği o devasa, büyük soruya dayanıyor. Kırmızı Çember’e yeni katılanlar için şunu belirtelim: “Meleklerin Yolculuğu”, Tobias’ın sunduğu pek çok armağan arasında gerçekten de en az değer verilen ve en az bilinenlerden birisi budur. Bir bakıma, mecazi olarak konuşursak, krallığı nasıl terk ettiğinizden bahsediyor. Bilincinizin bütünlüğünden ayrıldınız. Kendi bilincinizin dışına çıktınız. Ve o – bir örnek kullanıyor, ona Ateş Duvarı deniyor – bilincinizi terkedip, Ateş Duvarı'ndan geçtiğinizde, aniden kendinizi büyük bir boşlukta buldunuz. Hiçlikte. Kesinlikle hiçlikte. Sadece karanlık değil, hiçlik.
Ve bu dehşet vericiydi çünkü şöyle düşünüyordunuz: “Hiçlikte varım, öyleyse ben yokum.” Bu, duyularınızı, hislerinizi, düşüncelerinizi aştı. Ancak, Tobias'ın muhteşem oturumlarında işaret ettiği gibi, aniden kendinizin farkına vardınız. Bir boşlukta olsanız da, Kendinizin farkındaydınız. “Ben Varım.” Kendinizi hissedebiliyordunuz. Elbette fiziksel olarak değil çünkü fiziksel bir varlık değildiniz ama kendinizi işitebiliyordunuz.
“Ben varım.” Ve sonra aklınıza gelen ilk şey, beyniniz yoktu ama duyularınıza ulaşan ilk şey şuydu: “Ben kimim? Artık Ateş Duvarı’nın ötesindeyim, artık kendi bilincimin krallığından uzaktayım, peki ben kimim?”
Ve bu, tüm ruhu olan varlıkların kendilerine sorduğu en büyük soru olmuştur. İşte başlangıç budur, yolculuğun başlangıç noktası budur. Fiziksel bir bedene sahip olmadan, başka alemlerde meleki bir varlık olarak, farklı kimliklerle, diğer kimliklerle, diğer insanlarla – aslında insanlarla değil, diğer meleki varlıklarla – oynayarak, çağlar boyunca süren bir yolculuğun başlangıcı budur. Yani “Ben kimim?” sorusu sizi birçok, pek çok deneyime götürdü. Ve sonunda sizi bu gezegene, Dünya gezegenine getirdi. Sonunda sizi buraya, fiziksel bir forma getirdi, hepsi o sorunun arayışı içindi, o tek sorunun – artık bunu sormamak en iyisi, ama – “Ben kimim?”
Ve işte burada duruyorsunuz, milenyumlar ve milenyumlar sonra; burada bir kimliğe sahip fiziksel bir bedende duruyorsunuz ve şimdi bu asırlık sorunun cevabını keşfetmek üzeresiniz, “Ben kimim?”
Ben Kimim?
Bir an için bunu hissedelim, “Ben kimim?” Biraz müzik çalalım.
“Ben kimim?” Bir bakıma çok güzel bir soru ama bakın sizi nereye getirdi. Nice deneyimlerden, nice zorluk ve sıkıntılardan sonra, “Ben kimim?” diye karar vermeye çabalarken sizi bu noktaya getirdi.
(duraklama; müzik başlar)
“Ben kimim?”
Aslında bu çok güzel bir şey.
Ve yaratılışın başlangıç noktası da bu: “Ben kimim?”
Çünkü hiçlikten, bir hiçliğin içindeyken, Ateş Duvarı’nın ötesindeki büyük boşlukta, bilincin krallığında aniden yaratmaya başladınız. Kasıtlı olarak değil, tanımlayarak değil, şöyle diyerek değil: “Tamam, içinde oynayacağım gerçeklikler yaratacağım ve bunlardan biri de bu Dünya gezegeni olacak.”
Hayır, bunların hiçbiri değildi. Sadece “Ben kimim?” idi ve bu, kendi yaratıcı yeteneğine bir çağrı gönderdi. Ve oradan genişledi.
Gerçeklik üstüne gerçeklik üstüne gerçeklik yarattı ve sonra sizi davet etti – yaratıcılığınızın yarattığı bu gerçeklikler sizi davet etti – içeri girmeniz için.
Bütün bu farklı gerçeklikler, “Sadece dışarıda durup içeriye bakma” dediler. “İçeri dal ve ne yarattığını keşfet.” İşte güzellik ve neşe budur.
Önceden tanımlanmamış. Başkası tarafından, Tanrı tarafından, melek konseyleri tarafından üretilmemiş ya da tasarlanmamış. Bunların hiçbiri değildi. Hepsi sizindi.
Oh, elbette, yol boyunca başkalarıyla birleştiniz, bir bakıma ortak yaratım, ortak kimlikler ve ortak deneyimciler oldunuz ama özünde “Ben kimim?” sorusu vardı. Ve sonra – phew! – gerçek bir yaratıcı olarak hakkınız olan yeteneğiniz ortaya çıktı ve sonra dedi ki, “İçeri gel. Bize katıl. Tam olarak ne yarattığını görelim.”
Bu nefes kesici bir yolculuktu. Bazen zorlu olsa da, “Ben”i keşfetmeye yönelik nefes kesici bir yolculuktu. Bu yolculuk, bu gezegendeki bu yaşamda da devam etti; kendiniz için yarattığınız bir dizi kimliğe, bu yaşama, bu yaratıma, kimliğinize, şu anda kim olduğunuza kadar uzandı.
Bir an için bunu hissedelim – “Ben kimim?” – ve aniden, yaratım gerçekleşir. Ve ardından deneyime dalarsınız.
Ve deneyim hiçbir zaman bu insan yaşamında olduğu kadar odaklanmış ve keskin olmamıştı. Diğer alemlerde de deneyimler yaşadınız ama bu gezegende, Dünya’da yaşadığınız kadar gerçekten güzel ve mahrem değildi.
İnsanın rolünün deneyimlemek olduğu gerçeğinden bahsetmiştim. Bu, ruhun, sizin yarattığınız şeyi deneyimlemektir. İnsan, diğer alemlerdeki insan olmayan, fiziksel olmayan deneyimlerinizden çok daha fazla, deneyimleyici olandır.
Deneyimlemenin ve deneyimden çıkmanın, "Ben kimim?" sorusuna dair her zamankinden daha fazla anlayışla çıkmanın üzerinde büyük bir odaklanma vardır.
Bununla birlikte derin bir nefes alalım.
“Ben kimim?”
Asırlık bir soru. Filozoflar, metafizikçiler ve din adamları bugüne kadar şu soruları sormaya devam ediyorlar: “Ben kimim? Biz kimiz? Burada ne işimiz var? Bu düzen nasıl kuruldu? Kim kurdu? Ve nihai arzu ya da plan nedir?”
Yani hayatın özü, “Ben kimim?” sorusudur.
Nihayetinde, “Ben kimim?” sorusuna yanıt bulmak için, diğer insanları, diğer ruhlu varlıkları hayatımıza dahil ediyoruz; onlarla birlikte deneyimler yaşıyoruz, onları kendimizin aynası olarak kullanıyoruz.
“Ben kimim?” – ne kadar güzel bir soru. Bir bakıma, ne kadar trajik bir soru. Belki de bu soru, yeni bir tür Shakespeare oyununa ilham verebilir: Ben kimim?
Bununla birlikte güzel derin bir nefes alalım. Güzel derin bir nefes.
Şimdi, bu konuya girerken biraz geriye dönmek istiyorum.
(müzik yavaşça sönümlenir)
İnsan Olmak
Kimlik konusunu ele alacağız, ama önce bu gezegende bir insan olarak rolünüzden bahsetmek istiyorum. Buraya geldiniz, size oldukça yabancı ve alışılmadık gelen fiziksel bir beden aldınız. Kütle ve maddeyi üstlendiniz. Duyularınızın sınırlarını kabul ettiniz; temel olarak beş insani duyunuz ve zihniniz var. Yani tüm bunları üstlendiniz ve bir insan olarak buraya deneyimlemek ve kendi yarattığınız bu evrenin derinliklerine dalmak için geldiniz. Ve bu tamamen sizindir.
Bazen “Aslında bu benim değil, paylaşılan bir deneyim” gibi hissedersiniz ama hayır, nihayetinde bu gerçekten sizin deneyiminizdir. Onu başkalarıyla paylaştığınız yanılsaması vardır – “Hepimiz bu yolculukta birlikteyiz, hepimiz bu gezegendeyiz, hepimiz insanız” – ama nihayetinde hayır, bu, bu gezegendeki çok kişisel ve mahrem bir deneyimdir.
Melek enerjilerinizi fiziksel bedene akıttınız ve bunu yaptığınızda, bu gezegene ilk geldiğinizde, bu Dünya kavramını bir araya getiren melek varlıklar olan Başmelekler Düzeni bir şekilde şunu biliyordu; bu yoğunluğa çok fazla dalabileceğinizi, çok yoğunlaşabileceğinizi ve sıkışabileceğinizi ve gerçekten bu çok, çok yoğun gerçeklikte kendinizi unutturabilecek kadar zorlanabileceğinizi biliyordu. Kim olduğunuzu ve nereden geldiğinizi unutabilir ve belki de, belki de geri dönüş yolunuzu asla bulamayabilirdiniz.
İşte böylece ölüm kavramı ortaya çıktı: “Buna ölümü de dahil edelim; böylece oraya inersin, bir insan olarak yaşarsın, biyolojik bir bedene bürünürsün ama sonunda ölürsün. Diğer tarafa geri dönersin ve orada yeniden bir araya gelirsin, her şeyi hatırlarsın”dediler. Böylece ölüm tetiği insan deneyimine yerleştirildi.
Fikir harikaydı. Yani, sizi oradan cehennem gibi bir yerden çıkaralım gibiydi, çünkü aksi halde tamamen kaybolabilirdiniz. Ama bu gerçeklik ve onun çekim gücü o kadar ağırdı ki, ölüm bile sizi özgür bırakmadı. Yaşamlar arasında öldüğünüz ve özellikle ilk zamanlarda diğer âlemlere geri döndüğünüz dönemler oldu. “Vay canına, harikaydı ama çok yoğundu” gibiydi. “Ben kimim?” sorusunu anlamaya yardımcı olmak amacıyla, biyolojiye nüfuz etmenin nasıl bir şey olduğunu bir şekilde öğrendiniz. Ama sonra, diğer meleklerle birlikte büyük kutlamada dönüşünüzü kutlarken bir anda ortadan kayboldunuz. Yeniden Dünya’daydınız. Başka bir enkarnasyonun içindeydiniz, çünkü çekim gücü o kadar ağır ve baştan çıkarıcıydı ki sizi doğrudan geri çekti.
Meleksi varlıklarınız sizinle birlikte oturmuş, bir şeyler içiyor ve dönüşünüzü kutluyordu. Bir anda, “O da nerede?”dediler. Ve siz gitmiştiniz. Yeniden Dünya’daydınız. Yeniden başka bir enkarnasyonun içindeydiniz. Yani ölüm tetikleyicisi bile gerçekten işe yaramadı, yeterince etkili olmadı; bu yüzden, “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulmak uğruna, yaşamdan yaşama, defalarca enkarne olmaya başladınız. Buraya gelmek bir ceza yada yargı değildi. Çok cesaret gerekiyordu – çok, öhöm, çok, çok cesaret gerekiyordu – ama birdenbire enkarne olmaya başladınız ve bu süreçte neden burada olduğunuzu tamamen unuttunuz.
2.000, 5.000, 10.000 yıl önce gerçekleşen enkarnasyonlar, neden burada olduklarını, buraya nasıl geldiklerini bilmiyorlardı, hiçbir fikirleri yoktu. Bununla ilgili bazı tartışmalar vardı, ama gerçekte, felsefe, din, yaklaşık 5.000 yıl öncesine kadar şu anda olduğu gibi tam anlamıyla yoktu. Yoktu işte. Maddesel çevreniz hakkında bir farkındalık vardı ama “Nereden geldim? Neden buradayım? Amacım ne?” diye pek düşünülmüyordu. Hayatta kalmak önemliydi. Başka şeyler hakkında düşünecek vaktiniz yoktu.
Yani, bir insan olarak yaşıyorsunuz, yaşamdan yaşama kimlikler yaratıyorsunuz; ancak bunların izini sürüp o yaşamlara baktığınızda – farklı cinsiyetlerde, dünyanın farklı yerlerinde, farklı kültürlerde, farklı zihniyetlerde, farklı zeka veya beceri düzeylerinde olmuş olsanız bile – tüm bu yaşamlar arasında çok, çok ortak bir şey olduğunu göreceksiniz. Esasen, bir yaşamdan diğerine aynı kimliği inşa ediyorsunuz. Evet, farklı bir isim, belki farklı bir cinsiyet ama yine de “Ben kimim?” sorusuna yanıt aramaya devam ediyorsunuz. Hala bir kimliği inşa ediyor ve bunu bir yaşamdan diğerine taşıyorsunuz.
Bu arada, çoğu insan yaşamlar arasında aslında çok fazla sıçrama yapmaz — yani bir yaşamdan diğerine. Farklı aileleri denemezler. Aynı aile içinde kalırlar. Dünyanın farklı yerlerine gitmezler. Genellikle aynı kültürde kalırlar. Daha önce de söylediğim gibi, bugün gezegende yaşayan insanların büyük çoğunluğu, geçmiş yaşamlarında bulundukları yerin yaklaşık 50 kilometre çevresinde yaşamaktadır; aynı aileyle, aynı karakterlerle, aynı karmayla. Hatırlayın, Latince’de “identity” “aynı” anlamına gelir. Aynı. Ve tam olarak elde ettiğiniz şey de budur.
Bu kötü bir şey değil çünkü bir bakıma size kendinizi gerçekten geliştirebilme, kendinizi gerçekten anlayabilme fırsatı sunuyor. Bir yaşamdan diğerine hatırlamasanız bile, DNA’nızda, Akasha kayıtlarınızda, daha derin bir düzeyde, geçmişte nasıl bir karakter olduğunuzu, inşa ettiğiniz kimliği ve şekillendirmeye çalıştığınız şeyi hatırlamanıza yardımcı olan unsurlar var.
Yani yine, tüm bu yaşamların içinden geçersiniz; genellikle bunun farkında olmadan, sadece farklı kimlikleri, farklı yaşamları deneyimleyerek. Ama sonra yol boyunca bir şey olur. Aynılıktan bıkarsınız. Kurtulmak istersiniz. Sezgisel olarak daha fazlası olduğunu biliyorsunuzdur. Başka bir şey olduğunu biliyorsunuzdur ve bu süreçte, belki üç yaşam önce, beş yaşam önce, her ne olursa olsun, sonunda “Bundan kurtulmam lazım” dersiniz.
Ve sonra, kurtulduğunuz o görkemli ve muhteşem günde, yeni bir rolü, yeni bir kimliği kabul edersiniz. Arayıcı olursunuz. Arayıcı. Bu artık kimliğinizin bir parçasıdır, “Ben kimim?” keşfinizin bir parçası. Ama şimdi “Daha fazlası olmalı” diye arıyorsunuzdur. Belki Kuthumi’nin yaptığı gibi bir cüppe ve sandalet giyip yürümeye başlarsınız, ama artık siz Arayıcısınızdır. Ve o rolde birçok yaşam geçirirsiniz.
Bu o kadar içselleşir ki, artık “Arayıcı” sizin kimliğiniz haline gelir. Arayıcı; spiritüel, dindar ya da metafizikseltir. Arayıcı, her zaman birçok insanın asla sormadığı soruların yanıtlarını arar. Sürekli arayış halindedir, sürekli araştırır. Öyle ki, yanıt tam gözünüzün önünde, tam orada olsa bile, “Hayır, hayır, hayır. Dışarıda aramam lazım. Aramaya ve araştırmaya devam etmeliyim.” der.
Bu kötü bir şey değil – hepimiz bunu yaptık, ben de geçmiş yaşamlarımda yaptım – çünkü bu sizi devam ettirir ve yeni olasılıklara açık kalmanızı sağlar. Ve artık sadece aynı eski kimlik değildir. Yeni bir şey arıyorsunuz ama olan şey şu ki, artık bir Arayıcı olarak kimlik tuzağına düşüyorsunuz.
Ve bir Arayıcı olarak bunu inkar edersiniz, çünkü, “Hayır, ben bir şey arıyorum. Hayatın anlamını arıyorum. Cevapları arıyorum. ‘Ben kimim?’ diye arıyorum. Yani, hayır, ben kimlik tuzağına düşmedim” dersiniz. Ama düşmüşsünüzdür. Gerçekten de. Bu hoş bir kimlik tuzağıdır çünkü içinde belli bir miktar haklılık vardır: “Ben bir Arayıcıyım. Daha büyük yanıtlar arıyorum.” Belli bir rahatlık vardır: “Dünyanın geri kalanı sadece bilinçsiz yada uykuda. Ben bir Arayıcıyım” ama bu yine de bir kimliktir. Yine de bir roldür.
Bu, çoğunuzun neredeyse mükemmelleştirdiği bir şey; dahil olduğunuz tüm o farklı gruplar, felsefeler, dinler ve her şeyiyle. Arayış kısmında gerçekten çok ustalaştınız. Ama altında bir şey var, sanki kapıyı tıklatıyor ve “Tamam, bu oyun artık bitti” diyor. Bu sadece bir rol, bilincin bir rolü, ama yine de bir rol. Bir başka kimlik haline geldi.
Bir bakıma çok rahatlatıcı bir kimlik. Sabahları kalkmak için bir neden veriyor. Size bir his veriyor... Üstünlük değil, ama kendinizi diğerlerinden farklı hissediyorsunuz çünkü “Ben bir Arayıcıyım, onlar değil. Ben onlardan daha bilinçliyim” diyorsunuz. Ama yine de bu konuda dürüst olalım. Bu sadece bir kimlik.
Şimdi sizden, yargılamadan, o Arayıcıyı, oynadığınız o Arayıcı rolünü hissetmenizi istiyorum. O kötü bir şey değil. Aslında oldukça harika bir şey. Ve kendinize o rolü üstlendiğiniz için takdir ettiniz, ama o yine de bir kimlik. Hala aynı şey.
Biraz müzik eşliğinde bunu hissedelim.
Gitmesine izin vermek
Ah, o Arayıcı kovalamayı sever.
(müzik başlar)
Ve Arayıcı ile ilgili komik olan şey, bir bakıma onun yanıtı bilmeyi istememesidir.
Hayır, o soruyu istiyor. O arayışı istiyor ama aslında yanıtı bulmak istemiyor; çünkü eğer isteseydi, o Arayıcı isteseydi, şimdiye kadar onu bulmuş olurdunuz. Ama siz o kimliğe takılıp kalıyorsunuz ve bu bir bakıma rahatlatıcı.
Bu, olan şeyler için iyi bir gerekçe haline gelir. Arayıcı olarak, kendinize bolluğa izin vermemekle de ilgili olmaya başladı. Bu, Arayıcıların belirgin özelliklerinden biri oldu: “Ben bolluk içinde değilim. Ve başkalarıyla çok iyi kaynaşamam. Kalabalık insanı değilim. Ben bir Arayıcıyım.” Böylece Arayıcıya ait bir karakter, bir persona, bir kimlik yaratıldı.
Bunun kötü olduğunu söylemiyorum. Eğlenceliydi. Arayıcı kimliğime ait bazı yaşamlar en eğlenceli olanlardı. Bana, diğer insanların aslında pek sahip olmadığı bir tür izin verdi; sorular sormaya, farklı olmaya, uzun uzun düşünmeye, yoğun törenler ve meditasyonlar yapmaya izin verdi. Çünkü, görüyorsunuz ya, “Ben bir Arayıcıyım. Bir bakıma erdemliyim ama aynı zamanda bir Arayıcıyım.”
Evet, bunlar eğlenceliydi ama sonuçta… Arayıcı kimliğinizi hissedin. Belirli bir yaşam değil, ama sizin yarattığınız bir kimlik gibi.
Arayıcı, okuduğu tüm kitaplardan, manastırlarda ve tapınaklarda geçirdiği tüm yaşamlardan bahseder.
Yüzyıllar boyunca yaptığı tüm ritüellerden bahseder.
Öğrendiği bütün teknikleri anlatır – Kwan Do Wan (kıkırdayarak) – ne olursa olsun, bazı en son moda guru ya da ustadan öğrenilmiş yeni bir tekniği anlatır.
Arayıcı, bunu başkalarına anlatmakta gerçekten çok iyidir. Birinin Arayıcı olup olmadığını nasıl anlarsınız biliyor musunuz? Sizinle konuşmaya başladıkları ilk iki dakika içinde size söylerler (kıkırdıyor). Sizin bilmenizi isterler.
Ve bu konuda olumsuz olmaya çalışmıyorum. Biraz mizahi olmaya çalışıyorum çünkü hepimiz bu aşamadan geçtik. Hepimiz bu aşamadan geçtik.
Arayıcı size kaç tane ruhani rehberi olduğunu veya eskiden kaç tane olduklarının söyler. Beden dışı deneyimlerini, uzaylılarla olan deneyimlerini ve diğer şeyleri anlatır. Bu biraz komik bir durumdur.
Ve tekrar söylüyorum, hepimiz bunu yaptık ama artık bunun ötesine geçme zamanı. Tabii aramaya devam etmek istiyorsanız o başka. Bu size kalmış.
Eğer farkına varmaya hazırsanız harika, biz de bunun için buradayız. Eğer aramaya devam etmeye hazırsanız, yanıtın olmadığı, aramayı teşvik edecek olan gidebileceğiniz pek çok yer var.
Öyleyse, bu Arayıcı kimliğini hissedin. O sadece bu yaşama özgü bir şey değil. Bir süredir varlığını sürdürüyor.
(duraklama)
Oh, onun sayısız hikayesi var. Evet, anlatabileceği pek çok, pek çok hikaye var. Muhtemelen tipik bir insanın günlük hayat hikayelerinden daha ilginç, Arayıcı'nın hikayesi. Risk almak. Arayıcı hikayelerinde çok fazla yalnızlık vardır. Çoğu zaman yalnız, bazen gönüllü, diğer zamanlarda ise, biraz didaktik olduğu için kimse onunla konuşmak istemez. Ama Arayıcı kimliğini seviyorum… bırakıldıktan sonra tabi.
Bunun dışında, bir bakıma hapis cezasına benziyor. Asla yanıtı bulamamak, gökkuşağının arkasında ne olduğunu asla öğrenememek. Arayış, yanıtın kendisi haline geliyor.
Bunu gündeme getiriyorum çünkü şu anda çoğunuzun bundan bıktığını biliyorum. Arayıcı kimliğinizden neredeyse bıkmış ve kızgın bir haldesiniz. Sizi nereye ulaştırdı? Yani, pek çok deneyim yaşandı, ama gerçekten sizi nereye ulaştırdı? Gerçek cevaplar açısından daha ileride misiniz? Yoksa sadece daha fazla soru mu var?
Görüyorsunuz, Arayıcı'nın gerçekten iyi olduğu şey budur, daha fazla soru sormak. Neden? Yolculuğu devam ettiren şey nedir? Arayışı devam ettiriyor, kimliği yerinde tutuyor.
Ama şimdi yaptığınız şeyde, birlikte yaptığımız şeyde bu noktaya geldik; bu noktaya gelip şunu söylüyoruz: artık tüm kimlikleri bırakmanın zamanı geldi. Bu egoyu ezmek değildir. Bu, “Ego’yu, insan kişiliğini yok etmeliyiz” demek değildir.
Tam aksine, tüm o kimlikleri onurlandırmaktır.
Biliyorsunuz, şu anda ilginç bir durum var çünkü biz burada oturup konuşurken, geçmiş yaşamlarınız aslında hikayelerini, olan bitenle ilgili hikayelerini yeniden yazıyorlar. Bakış açıları değişiyor. Farklılaşıyor.
Kelimenin tam anlamıyla gerçeklikleriyle olan zaman ve mekan ilişkisini değiştiriyor, Alanlarını değiştiriyor, hikayelerini, senaryonun muazzam bir yeniden yazım sürecinden geçiyorlar.
Bu, bilime, hatta kuantum fiziğine bile aykırıdır ama şu anda oluyor. Şu anda kimlik dönüşümleri, değişimler ve bırakışlar yaşıyorlar. Bu onların kendi seçimi değil; neler olduğunu tam olarak anlamıyorlar. Bunun nedeni sizin seçiminizdir. Bunun nedeni, ruhun tüm kimlikleri serbest bırakma arzusudur.
Her zaman anılarınız olacak, akashada bir yerlerde, hatta bazen insan zihninde bile. Anılar yok olmuyor. Hayır, asla. Ama hikaye yeniden yazılıyor. Hikaye değişiyor.
Hikaye artık sorulardan ziyade yanıtlarla ilgili. Hikaye aramaktan ziyade gerçekleştirimle ilgili.
Bu biraz komik çünkü bunu onlar da yapıyor, bu, bulunduğunuz yer ve izin verdiğiniz şeyler yüzünden oluyor. Ama yine de, bunu yapan son kişi sizsiniz. Sanki, “Şu anda bu kimliğe tutunmalıyım çünkü bu kimlik her şeyi devam ettiren şey. Geçmiş yaşamlarımın hikayelerini yeniden yazmasını sağlayan şey” der gibisiniz. Bu kimlik, tabiri caizse büyük spiritüel peynirdir. Tüm bu büyük spiritüel, metafizik arayışı yönetmektedir. Eğer şu anda sahip olduğunuz bu kimlik – Arayıcı, aynı zamanda Spiritüel Varlık – olmasaydı, “Bütün bunlar çökerdi,” diye kendi kendinize düşünüyorsunuz. “Her şey çökerdi. Spiritüel kimliğimi korumalıyım. En önemli şey bu. İşte tam da bu, değişikliklerin gerçekleşmesini sağlayacak olan şeydir. Bu, kişisel bir tür “eukatastrofi”nin * gerçekleşmesine yol açacak ve nihayetinde belki de gezegenimiz için de aynı şeyi sağlayacaktır”
*(kurgu veya drama) Kahramanın mutluluğuyla sonuçlanan bir felaket (hikâyenin çözüme kavuşmasına yol açan dramatik olay)
Yani işte bu spiritüel kimlik var. Dogmanın ne olduğu önemli değil. Bir din mi, bir tür tarikat mı, yoksa Kırmızı Çember gibi bir şey mi olduğu önemli değil. Ama bu, sahip olduğunuz bir kimlik; Spiritüel Varlık.
Ve tekrar ediyorum, bu olumsuz olmakla ilgili değildir, gözlemci olmakla, farkında olmakla, yaptığınız şeyin tam olarak farkında olmakla ilgilidir. Kötü bir şey değildir, ama yine aynı şeydir. Aynı şey. Ve belki de ilerleme zamanı gelmiştir.
Böylece şu anda kimliğin serbest bırakılması gibi bu değerli, kırılgan, hassas olan döneme geliyoruz. Yıkım değil. Hiçbir şekilde yıkım değil. Kimliğin serbest bırakılması, kimliklerin özgürleştirilmesi söz konusu. Bu panik ve endişe yaratır çünkü görüyorsunuz, bir kimliğiniz yoksa, kendinizi özdeşleştirebileceğiniz bir şey yoksa, var olmadığınızı düşünürsünüz.
Hepsi parçalanıyor. Yaşamlar boyunca bu kadar çok emek verdiğiniz her şey — Arayıcı kimliğinizle, sonra onu daha spiritüel, daha metafizik bir kimliğe dönüştürmeniz — hepsi çöküyor.
İşte bu, eukatastroftur. Çökme olmaz. Aniden neşeli bir olaylar zinciri başlar.
Kimliğine tutunmayı bırakmak, onu inkar etmek anlamına gelmez. Tam aksine, bu aslında bir kabullenmedir. “Bu kimlikleri ben yarattım. Onları deneyimlemek için kullandım. Ama şimdi, kim olduğumu anlamama yardımcı olması için o tanımlara gerçekten ihtiyacım var mı? O katı tanımlara ihtiyacım var mı? Mükemmelleştirmeye, büyütmeye, olabildiğince kusursuz hale getirmeye, gerektiğinde düzeltmeye, her türlü derse katılmaya ve her türlü kitabı okumaya çalıştığınız kimlik tanımları” temelde kimliğinize nasıl makyaj yapacağınız, kırık parçaları nasıl bandajlayacağınız, nasıl düzelteceğiniz, o kimliği nasıl devam ettireceğiniz, kimliğe nasıl daha fazla enerji katacağınız, kimliği nasıl yücelteceğiniz, kimliğe nasıl tapınacağınızla ilgilidir.
Ama sonra fark edersiniz ki hepsi aynıdır. Aynı. O bir kimliktir. Olduğu şey buydu.
Böylece şu çok kırılgan, hassas noktaya geliyoruz: “Bu kimliği serbest bırakabilir miyim?” Ve bu sadece yeni bir kimlik yaratmak değildir — bırakma kimliği gibi — çünkü insanın eğilimi budur; ama onu gerçekten bırakmak, özgür kılmak söz konusu olan.
Ve görüyorsunuz, bu o kadar da zor değil. Bu sadece, şey, onu bırakmakla ilgili bir mesele ve eğer mümkünse, burada sevgili Belle'den gerçek zamanlı bir örnek verebiliriz. Belle şu anda bırakıyor. O bırakıyor (kamera Belle'i gösteriyor).
Bunun nasıl bir şey olduğunu anlıyor musunuz? Sırt üstü yatıyorsun. Kendini savunmasız bırakıyorsun. Bacağını havaya kaldırıp gevşiyorsun. Ve gevşerken, aynı zamanda alıyorsun da. Eski kimliklerini bırakıyorsun ama gerçek Benliğini, bir kimliği olmayan ve kimliğe ihtiyaç duymayan o varlığı alıyorsun.
Bununla birlikte güzel derin bir nefes alalım.
(müzik biter)
Şimdi, kimliğinizi, şu anda kim olduğunuzu onurlandırmanın zamanı. Gerçek olmak, dürüst ve içten olmak zamanı.
Olumsuz ya da yargılayıcı olmak için değil, sadece şunu sormak için: “Ne tür bir kimlik oluşturdum? Arayıcı ve Spiritüel kimlik nasıl birleşti? Ve bunu, şu anda kim olduğumun kimliğini yaratmak için nasıl kullandım? Ve o kimliği düzeltmeye, neredeyse kalıcı hale getirmeye nasıl çalıştım? Bunu yapmak için son zamanlarda neler yapıyordum? Alltone örneğinde olduğu gibi, o kimlik için yaratmaya çalışmak gibi.”
Şu anda yapacağınız şey aslında kimliğe bir bakıp onunla gülümseyebilmek—yani onu küçümseyerek değil, onunla birlikte gülmek; içindeki mizahı görmek—ve şöyle diyebilmek: “Hah, vay, bu gerçekten ilginç. Ben belirli bir yaşta bir kimlik yarattım, belirli bir kültürde yaşıyorum, belirli bir eğitimim var, belirli yeteneklerim var. Ben bir Spiritüel Arayıcıyım. Belirli bir bolluk ve sağlığa sahibim.” Bunların hepsi kimliği oluşturan faktörlerdir.
Ve şunu söyleyebilmek: “İşte bu kimlik aracılığıyla deneyimlediğim şey buydu. Ve bunun büyük bir kısmı kimlik inşa etme sürecinin bir parçasıydı, ama deneyimledim. Peki şimdi, hazır mıyım? O kimliği bırakacak kadar cesur muyum, hazır mıyım? Tüm yaşamların, tüm deneyimlerin tüm kimliklerini, onları bırakmaya gerçekten hazır mıyım? Hala bazı parçalarına tutunmam mı gerekiyor? Hala varolduğumu bir kimlik aracılığıyla mı anlamam gerekiyor? Yoksa bir sonraki seviyeye geçmeye hazır mıyım?”
Yanıtı zaten biliyorsunuz ve bu yüzden buradayız.
Bu korkutucu bir soru çünkü bir parçanız hala şöyle düşünüyor: “Bir tür kimliğim olmalı. Gün içinde işlev görebilmek için ‘ben şuyum’ ya da ‘ben buyum’ diyebilmeliyim. Sadece insan olarak tanımlansam bile, bir tür kimlik biçimine sahip olmalıyım.”
Ve bunun cevabı aslında hayırdır. Aslında hayır, ama esnek ve şekillendirilebilir, değişebilen, uyum sağlayabilen, hareket edebilen ve salınım yapabilen, her zaman aynı kalmayan bir kimliğe sahip olmak uygundur.
Artık temelde, dayanağınız olan kimliğinizi bırakmaya hazırsınız. Mazeret olarak kullandığınız şeyi. Tüm zamanınızı, çabanızı ve anlayışınızı adadığınız şeyi bırakmaya hazırsınız. Evet, insan bunu şöyle düşünür: “Bir şey olmalıyım. Bir şeye bağlanmalıyım, şu niteliklere sahip olmalıyım, çünkü aksi takdirde ben bir hiçim.” Ah! İşte bunu keşfetmek üzeresiniz. Bunun hiç de doğru olmadığını göreceksiniz.
Kimliklerin, özellikle de insan kimliklerinin; ne kadar ilginç, yaratıcı ve ürkütücü olsalar da, aslında ne kadar sınırlı olduklarını keşfetmek üzeresiniz. “Ben, Ben’im”i anlamak için bir kimliğe ihtiyacınız yok. Aslında kimlikler bazen onu gölgelerler ve gerçek farkındalığı engellerler.
Ve tekrarlıyorum, şunu anladığınızdan emin olmak istiyorum: biz kimlikleri ya da egoyu yerden yere vurmuyoruz. Bazı spiritüel disiplinler tamamen egoyu parçalamaya odaklanırlar, “İnsanlar berbattır” derler. Hayır, insanlar harikadır. Bu bir deneyimdir ama nihayetinde sadece bir kimliktir. Bence, biliyorum ve hissediyorum ki siz bunu aşmaya hazırsınız.
Ben'im Merabh'ı
Şimdi derin bir nefes alalım ve bir merabh yapalım, biraz müzik çalalım.
Görüyorsunuz bu, üzerinde çalışmanız gereken bir şey değildir. Aksi takdirde, bir kimlik, diğer kimlikten kurtulmaya çalışıyor olurdu.
(müzik başlar)
Bu doğaldır. Bilinç ve farkındalık noktasına geliyorsunuz. Birdenbire şunu fark ediyorsunuz: “Ah! Ben bir yaratıcı olarak, fiziksel bir bedende bir kimlik yaratma yeteneğine sahibim ki o kimlik yürüyebilir ve konuşabilir ve kendisi hakkında; bir insan, bir kadın, orta yaşlı bir kadın, muhasebeci bir kadın olarak belirli bir farkındalığa sahip olabilir. Bu yeteneğim var. Bu, yaratıcı haklarımın bir parçası. Ama bir daha asla bunlara hapsolmak zorunda değilim.” Asıl mesele buydu.
Onlara hapsolmak ve onlar tarafından tanımlanmak, sonra da onlar üstünde çalışmaya çalışmak, onlara enerji aktarmaya çalışmak, onları farklı kılmaya çalışmak ve bu süreçte hayal kırıklığına uğramak. Asıl sorun buydu.
Hayır, kimlikler harikadır. Ve evet, aynı anda birden fazla kimliğe sahip olabilirsiniz. Gerçekten, çoklu kişilik bozukluğu ya da her ne diyorlarsa, o çılgın kafa karışıklığı olmadan. Bir deneyimin ortasında, o anda işinize yarayan, gelip geçen kimlikler yaratma yeteneğiniz var.
Kendinizi yaratma yeteneğiniz var, olacağınız kimliği... şey, bir bakıma veçheler gibi, ama daha çok fasetler çünkü entegre olmuşlar. Bilgisayarları anlayan, müziği anlayan, bunlardan herhangi birini anlayan bir kimliğe sahip olma yeteneği. Bu, bir Yaratıcı olarak sizin hakkınızdır.
Ama şu anda derin bir nefes alalım ve bu değerli anı, bu yaşamdaki kimliğinizi onurlandırmak için kullanalım; o kimlik ne olursa olsun – anne, çalışan, gönüllü, başkalarına yardım eden biri.
O kimlik ne olursa olsun – anne babanızın kızı, okulda çok çalışan kişi. Yol boyunca pek çok hata yaptığını düşünen kimlik. Kendi kimliğinden çok bıkmış olan kimlik. Bir bakıma temiz bir başlangıç isteyen, yeniden başlamayı isteyen kimlik.
Derin bir nefes alalım ve bu kimliği, bu yaşamdaki kimliğinizi onurlandıralım. O, o kadar değerli ki.
Hayır, onu inkar etmeye çalışmıyoruz. Onu değiştirmeye bile çalışmıyoruz. Sadece onun serbest bırakılabileceğini söylüyoruz. Özgür olabilir. Aynı olmak zorunda değil. Yapılandırılmış olması gerekmez. Her gün geliştirmeye çalıştığınız bir şey olması gerekmez.
Hayır, şimdi o kimliğinin özgür kalmasına izin verin.
Derin bir nefes alın.
Tüm bunlar sadece bir kimliktir. Ve, kimlik tuzağına düşene kadar bir sorun yoktur.Sonra artık hareket etmez hale gelir. Çok daha fazlası olduğunu göremez. Çok daha fazlası var.
İçinizde bir yerlerde bunu özlüyorsunuz, deneyimlemek istiyorsunuz, ama bunu bu kimlik aracılığıyla yapmaya çalışıyorsunuz. Kimliğin bunu hissetmesi ve deneyimlemesi mümkün, ama asıl kaynağı o değil. Bunu gerçekleştiren bu kimlik değil.
Bu çok kutsal ve değerli anda derin bir nefes alalım ve şimdi bu kimliğe özgürlük verelim. Görüyorsunuz, bir yaratıcı tanımlamadan yaratır ve sonra deneyimin içine dalar. Ve sonra yaratıcı tüm yaratımlarını özgür bırakır.
Bir yaratıcı, yaratım için sadece bir kimliği kullanıyor olsa bile, her yaratımına, her geçmiş yaşamına özgürlük verir. Başka bir deyişle, bir şey yaratırsınız – çömlek, mücevher, resim ya da hatta sadece yapay zeka – ve “Ah, bakın ne yarattım. Bu bana ait. Onu sadece ellerimle ve gözlerimle değil, bilincimle yaptım.” dersiniz.
Ah, bunda öyle bir güzellik vardır ki. Yaratmış olduğunuz şeye karşı, şey, hatta sevgi ve aşk gibi bir duygu vardır.
Bazılarınız şu anda yapay zeka kullanarak harika şarkılar yaratıyorsunuz. Ve çoğunuz, “Eh, o sadece yapay zekaydı.” diye düşünüyorsunuz. Hayır, hayır. Yaratıcı sizdiniz. İşinizi kolaylaştıran yapay zeka gibi araçlarınız vardı, ama yaratıcı sizdiniz ve sonra o şarkıyı sevdiniz. Kendinize tekrar tekrar dinletiyorsunuz ve onu seviyorsunuz, çünkü o temelde kendi güzelliğinizin, içinizdeki kendi şarkınızın bir aynası.
Ama diğer taraftan, onu biriktirmek, korumak ve savunmak yerine, gerçek yaratıcı ona özgürlük verir, onu bırakır ve şöyle der: “Allatone. Ben yaratırım. Yarattım ve şimdi kendi yaratımlarımı serbest bırakıyorum.”
Bir yaratıcı bunu neden yapsın ki? Bir yaratıcı, yarattığı şeyi neden alıp öylece bırakır ki?
Birincisi, o zaman onun tüm alanınıza, tüm ruhunuza yayılmasına izin vermiş olursunuz. Artık insan tarafından gözetilmiyor ve kontrol edilmiyor. Artık tüm varlığınızda yayılıyor.
Ayrıca, o zaman sıkışıp kalmıyor. Hala sizin, evet, ama artık onu kontrol eden insan değil. Sıkışıp kalmıyor.
Bu, onu başkalarına dağıtmanız gibi bir şey değildir. Onu kendi tüm olan varlığınızın içinde özgür bırakmanızdır. İşte bu yüzden. Bu yüzden tüm yaratımlarınıza özgürlük verirsiniz.
Kimliğinizde takılıp kalmak çok kolaydır ama şimdi onlara özgürlük verme zamanıdır – gelişmeleri, ruhunuzun geri kalanıyla rezonansa girmeleri için.
Onlara takılıp kalmak çok kolaydır. Oh, takılıp kalan aktörler, sinema aktörleri var. Heath Ledger, Batman'de Joker'i oynadı, role o kadar derinlemesine dalmıştı ki, rolden kurtulmasına yardım etmek için çok uzun bir zaman çok fazla danışmanlık alması gerekti. Siz de kimliklerinizle aynı şeyi yaparsınız. Ona o kadar çok kök salarsınız ki unutursunuz.
Jim Carrey, Man on the Moon filminde Andy Kaufman rolünü oynadı – role o kadar dalmıştı ki, neredeyse Jim Carrey'nin kim olduğunu unutacaktı. Siz, bir yaratıcı, bir ruhlu varlık olarak, kimliğe o kadar derinlemesine dalarsınız ki, kolayca kaybolabilirsiniz.
Şu anda, tam da bu anda buradayız. Allatone gibi kavramlardan, yapay zekanın yansıması gibi kavramlardan, alanlardan ve tüm bunlardan bahsederken, şimdi bu yaşamdaki kimliğinizi, insan olmanızı onurlandırmanın ve onu bırakmanın zamanı geldi.
Onu onurlandırın. Oh, o size o kadar çok hizmet etti ki. Nasıl da sizin bir parçanız oldu ama şimdi onu bırakın. Ve dışarı çıkıp yeni bir kimlik yaratmaya çalışmayın. Kesinlikle. Buna ihtiyacınız yok.
Görüyorsunuz, “Ben kimim?” sorusu ilk kez sorulduğunda, bu sizi; kozmosu ve zamanın milyonlarca yılını kapsayan bir yolculuğa çıkardı ve en sonunda da sizi buraya getirdi. Ve sonunda, “Ben kimim?” sorusuyla bir noktaya gelirsiniz; yanıt aslında çok basittir: “Ben Ben’im.”
Hepsi bu. “Ben’im.” Bunun için bir kimliğe ihtiyacınız yok.
“Ben, Ben’im. Ben, şimdiye kadar yaratılmış tüm kimliklerimim, tüm deneyimlerimim, tüm hikayelerimim. Ben, Ben’im.
“Ve evet, pek çok kimliğim oldu. Bir metafor olarak “birçok farklı kostüm, kıyafet giydim.” “Çok farklı şeyler denedim, ama sonunda “Ben Ben’im.” Ben tüm bu şeylerim, o karakterlerim, o kimliklerim ama var olmak için onlara ihtiyacım yok. Artık kendimi tanımlamak için onlara ihtiyacım yok. Bir zamanlar vardı, ama artık onlara ihtiyacım yok.”
İşte özgürlük budur. “Ben’im”dir.
“Ben büyük bir Üstadım. Ben olağanüstü bir insanım” gibi şeyler değildir. Hiçbiri değildir. Sadece “Ben’im. “Ben Ben’im.” Ben’im. Bütün o kimlikler, bütün o deneyimler artık özgürdür. Onların kendi hikâyeleri var. Beni pek çok şeyin içinden geçirdiler ama artık hiçbiri tarafından tanımlanmıyorum. Artık hiçbiri tarafından yönetilmiyorum, kısıtlanmıyorum ya da yönlendirilmiyorum. Artık bir kimliğin yaratacağı karmaya dahil değilim. Ben sadece – Benim.”
İşte bu, kimliğin olmadığı belirleyici bir andır. Ve sonra, çok sessiz, çok incelikli bir şekilde şu ortaya çıkar: Aslında o kimliklere hiç ihtiyaç duymadığınız gerçeği. Eğlenceliydiler ama onlara hiçbir zaman gerçekten ihtiyacınız yoktu.
Kimlik inşasına ihtiyaç duymayan, tüm o hikâyelere ihtiyaç duymayan, bir kimliğin yapısına ve sınırlarına ihtiyaç duymayan içine yerleşik bir biliş hali var. Sadece “Ben Ben’im.”
Bunun her kimlik olduğunu söyleyebilirsiniz ama hiçbirine bağlı değildir. Her potansiyeldir ama sınırlı değildir.
Öyleyse, burada biraz duralım. Derin bir nefes alalım.
“Ben kimim? Ben Ben’im.”
Ve şimdi, olduğunuzu inandığınız o kimliğe özgürlük verin.
Yanlış değildi ama çok, çok sınırlıydı. Ve şimdi yaratıcının, sizin, onu kutsamanızın ve ona özgürlük vermenizin zamanı geldi. Basitçe “Ben’im. Ben varım.”
(duraklama)
Muazzam bir değişim gerçekleşmeye başlıyor.
(duraklama)
Bu, kimliklerin çözülmesinden ziyade; daha çok onların yeniden yönlenmesi, bir kayma, enerjisel bir yeniden hizalanmadır diyebilirsiniz. Artık yerlerinde sabit tutulmuyorlar. Artık sizi tanımlamıyorlar.
Sadece “Ben'im” demekte çok güzel bir özgürlük var.
Ona, tuhaf bir şekilde, nihai kimlik denilebilir. Ama o bir kimlik değildir. Aynı şey değildir.
“Ben'im. Onda muazzam bir özgürlük vardır.
Lütfen fazla düşünmeyin. Bazılarınız, kafasındaki çarkların ve dişlilerin bu konuda vızıldadığını hissedebilirler. Derin bir nefes alın ve kendinizi hissetmeye bırakın.
Şunu fark edeceksiniz: yeni duyarlılığa, Sevgi 2.0’a doğru ilerlerken, işi yapması için varlığınızı — kimlik varlığınızı — gönderirseniz bunu yapmak çok zor olur. Oraya bir kimlik gönderirseniz, şu anki kimliğinizi gönderirseniz, ve “Tamam, git yeni duyarlılığı keşfet. Git Sevgi 2.0’ı keşfet” derseniz, bu çok zor olacaktır. Temelde bunu yapamayacaktır. Çünkü çok denetimlidir, çok sabittir.
Ama eğer sadece deneyimin, aşırı özdeşleşmek zorunda olmayan insan aracılığıyla olmasına izin veren “Ben’im” varsa, o zaman—o zaman—yeni duyarlılığı ve sevginin bambaşka bir yolunu hissetmeye ve deneyimlemeye başlarsınız.
Şimdi o kimliğe özgürlüğünü vererek güzel, derin bir nefes alalım.
Onu onurlandırarak, biraz da gülerek, bir bakıma şöyle diyelim: “Yolun sonuna geldik. Sana özgürlüğünü verme zamanı. Benim içinse eski kimliklerin zincirlerinden özgürleşme zamanı. Ben sadece Ben’im.”
“Ben kimim? Ben Ben’im.” Hepsi bu. Buum.
Güzel, derin bir nefes alalım… güzel, derin bir nefes.
Bu güzel Şaud’u tamamlarken güzel, derin bir nefes alalım. “Ben Ben’im.”
Ve bununla birlikte sevgili Shaumbra, yaratılışın her yerinde her şeyin yolunda olduğunu hatırlayın.
Ben Ben’im.
Teşekkür ederim.